PUSULA

DOĞADA İLK YAŞAM


Bizler bilemeyiz belki doğada yaşamanın nasıl bir şey olduğunu, hangi duyguların yaşandığını, bir ağaca dokunurken neler hissedildiğini, eline bulaşan toprak kokusunu. Kısacası modern şehir hayatının bizlerden çaldığı bu değerli hazineyi.
          

Topraktan yaratılan bir bedene sahipken nasıl olur da doğadan uzaklaşabiliriz ? Bu mümkün müdür gerçekten ? Bence kesinlikle değil. Hem doğadan uzaklaşamayız hem de uzaklaşmamalıyız.
           
Ben de uzaklaşamadım ve doğayla buluşmanın vaktinin geldiğinin farkına vardım artık. Arkadaşlarla ufak bir kamp planı yaptıktan sonra ilk kampımızı gerçekleştirmek için de çıktık yola. Ne ben ne de arkadaşlarım kampla ilgili herhangi bir tecrübeye de sahip değiliz. Bu durumun verdiği ayrı bir heyecan da var tabi.
           
Yola çıktık, verdik kararı kamp atacağız. Öyle profesyonel falan da değiliz ha. Ne düzgün bir çadırımız var, ne uyku tulumu, ne büyük hacimli bir çanta. Tek bir şeye sahiptik ki bence en değerlisi. İçimizdeki doğa sevgisi.
          
 Eskişehir - Afyon arasında bir gölet. Karaören Göleti. Eskişehir şehir merkezinden 80 km uzaklıkta. Gölete varmamızla birlikte içimde oluşan o huzuru, yüzümde oluşan o tebessümü anlatabilmem mümkün değil. İşte dedim kendime. Olmam gereken, olmamız gereken yer burası. Doğa... Zaman kaybetmeden çadırları kuracağımız yeri aramaya başladık. Acele ediyorduk çünkü hava kararmaya başlayacaktı ve biz daha önce hiç çadır kurmamıştık. Çadırı kuracağımız yer düz bir zemin olmalıydı ki gece rahatsız etmesin bizi yatacağımız yer ve öyle bir yere kurmalıydık ki sabah o göletin manzarasıyla uyanmalıydık. 

Çadırlarımız kurduktan sonra oturduk göletin karşısına, aldık ormanı da arkamıza. Karşıdaki tepenin simetrik şekli göletin yüzeyinde. Gözlerimi kapadım ve kendimi doğanın kollarına atmanın mutluluğunu daha net hissetmeye başladım. Uzun zamandır aradığımız mutluluk buymuş demek ki. Zaten doğa değil midir en büyük terapi. Ben de doğada terapi ettim kendimi.
              
        




Etrafı ufak ufak da gezdikten sonra akşam yemeği için hazırlık yapmaya başladık. Herkes bir kere de olsa mangal yapmıştır hayatında. Ama bunun tadı bambaşka. Kampta yapılan yemeğin tadını başka nerede bulabilirdik ki. Ne lüks mekanlarda, ne de başka bir yerde.
           
Havanın kararmasıyla birlikte ateşin başına toplaşıyoruz fakat büyük bir problemimiz var. Odun toplamayı unutmuştuk. Acemilikten mi desem buraya vardığımızda yaşadığımız hevese kapılmamız mı desem bilemiyorum. Biz sadece yemek için odun toplamıştık ve geceyi düşünememiştik. Elimizde sadece etraftan toplayabildiğimiz kozalaklar var ki onlarda saniyelik yanıyorlar.

Hava soğudu , etraf karanlık. Hem üşüyoruz hem korkuyoruz. Arkamızdaki ormandan gelen baykuş sesleri daha da korkutuyordu bizi. O an hepimizin yüzlerdeki ifadeyi net hatırlıyorum. Telaşlı ama bir o kadar da komik. Tek çare çadırlara girip uyumak oldu. Çadırın bizi koruyacağını düşünüyorduk. Eğer ateşi alevlendirebilseydik bu kadar korkmayacaktık belki de.

Dedim ya uyku tulumumuz yok. Tulumun bu kadar önemli olabileceğini o ana kadar hiç düşünmemiştim. Halbuki bize önceden uyku tulumu almamız gerektiği söylenmişti. Eee boşuna demişler bir musibet bin nasihatten iyidir diye. Hava o kadar soğuktu ki titremekten sabaha kadar uyuyamamıştık. Malum odun da yok ateş yakalım. Tek çare sabaha kadar beklemekti.

Hava yavaş yavaş aydınlanmaya ve akabinde ısınmaya da başlamıştı. İlk yaptığımız iş odun toplamak oldu. Gece yaşadıklarımız bize ders olmuştu :) Topladığımız odunla bir güzel ateş yaktık ve sucuklu yumurtamızı o yaktığımız odun ateşinde pişirdik. Yahu bu sucuklu yumurta bu kadar lezzetli miydi böyle ? Gerçekten öyleymiş. Ardında ateşte marshmallow kızarttık tatlı niyetine.








Bir anda gökyüzünü simsiyah bulutlar topladı. Yağmur yağacağını biliyorduk fakat hava durumunda pazar akşamı gösteriyordu ve biz de pazar öğlen geri dönmeyi düşünüyorduk. Ancak planlar beklediğimiz gibi gerçekleşmedi. Biraz yağar sonra durur ve biz de kampımıza devam ederiz diye düşündük fakat öyle olmadı. Hayatımda gördüğüm en büyük tanelere sahip dolu yağmaya başladı. Hem odunlarımız ıslandı hem de çadırlarımıza su girdi. Yapacak tek bir şey vardı. Çadırları toplayıp geri dönmek. Hani hevesin kursakta kalması gibi bir durum vardır ya. İşte o durumu harfiyen yaşamış olduk. Ama öte yandan doğadan aldığım zevkle parlayan gözlerim bu doğa maceramın son olmadığının kanıtı idi. Elbette tekrar buluşacaktım doğa ile. 

 Bakalım hangi yolar, hangi topraklar evimiz olacak. Sabırsızlıkla bekliyorum.....

Yorum Gönder

0 Yorumlar