SÜRPRİZ ŞEHİR
Belki de planlı şekilde gitseydim, her şey bu kadar rayında ilerlemezdi...
Sürpriz şehir dedim ben Uşak'a. Gitme fikrim olmadan önce böyle güzellikler barındırdığına dair hiçbir bilgim yoktu. Gitme fikrim ortaya çıktıktan sonra nereleri gezebilirim diye araştırmalar yaptıkça öğrendim aslında gidilecek ne de güzel yerler olduğunu. Sadece bununla da bitmedi. Hiçbir şekilde gezme rotamda olmayan yere de gitme fırsatı buldum bu gezimde. Birazdan yazdıklarımdan ne demek istediğimi rahatlıkla anlayacaksınız.
2 günlük iş tatilinde bir yerlere gitmek istiyordum çünkü seyahate o kadar hasret kalmıştım ki şehir dışına çıkıp başka yerler görmeyeli epey bir uzun zaman olmuştu. Ben de o izin günlerimde gidebileceğim şehirler araştırması yaparken internette gözüme dünyanın en büyük ikinci kanyonu olan Ulubey Kanyonu çarptı. Uşak da olduğunu görünce acaba kanyondan başka gezebileceğim yerler var mıdır diye öğrenmek için araştırmaya koyuldum. Kanyondan başka Blaundur Antik Kenti ve Clandras Köprüsü çıktı karşıma. Özellikle köprünü tarihi ve görüntüsü beni daha da çok çekti Uşak'a.
Sadece bu 3 yer vardı aklımda ve nereye nasıl gidebileceğim hakkında bir fikrim yoktu. Yalnızca Ulubey Kanyonu'na otogardan servislerin kalktığını öğrenmiştim. Otobüs biletimi aldım ve gece 1 de yolculuğum başladı.
Yaklaşık 3 saatlik yolculuktan sonra Uşak otogarına indim. Gezi rotamın ilki Ulubey Kanyonu ile başlıyordu ve oraya gideceğim servisin kalkış saati 7.15 idi. Yaklaşık 3 saatim vardı servise binmeme. Ben de o süre zarfında yanımda getirdiğim dergimi okumaya başladım. Hem uykusuzluk hem yol yorgunluğu beni iyice mayıştırdı. Orada dergimi okurken bir anda uyuyakaldım ve kalktığımda saatin 8 olduğunu gördüm ve 7.15 ile birlikte 8 aracını da kaçırdım. O an nasıl böyle uyurum diye kendime kızarken belki de yaşayacaklarımı önceden tahmin edebilseydim iyi ki de uyuyakalmışım diye sevinebilirdim.
Dinlenme tesisinden ayrıldım ve karşıma çıkan güvenliğe servisin kalkış saatini sordum. O da 8.45 olduğunu ve o sürede hemen yandaki kahvede oturup vakit harcayabileceğimi söyledi. Ben de kendisini söylediği yere gittim.
Kahveye girdiğimde içeride yanan soba ve Nihat ağabey ( kahvenin sahibi ) karşıladı beni. Kafasındaki kovboy şapkası, bıyığı ve İspanyol paça pantolonu yüzümde tebessüm uyandırdı. Ama bu tebessüm kesinlikle karşımdakini küçük düşüren değil tam tersi karşılaştığı manzaranın hoşa gitmesi durumunda çıkan tebessümdü. Dudağımı büküp '' vay be dayıdaki tarza bak helal olsun '' dedim içimden. Selamımı verdikten sonra masalardan birine oturdum ve Nihat ağabeyin getirdiği çayımı yudumlamaya başladım. Çayın sıcaklığı içimin üşümesini gidermişti. Yalnızca çay değildi içimdeki üşümeyi alan. Cayır cayır yanan soba, içinde yanan odunların çıkardığı ses, sobanın üstünde büğümün içinde kaynayan suyun fokurdaması hem içimi ısıttı hem içime anlam veremediğim bir huzur verdi. Ne de çok hasret kalmışım sobaya, kamp yaparken yanan odunlardan çıkan sese, odunun üzerinde çaydanlıkta kaynayan suyun sesine. Maalesef şehirde yaşadığımız hayat bizi böyle güzelliklerden mahrum bırakıyor.
Ben çayımı yudumlarken bir anda yanıma oturdu Nihat ağabeyin ve bana sorular sormaya başladı. O sordu ben cevapladım ben sordum o cevapladı derken hem benim neden geldiğimi , nerelere gitmek istediğimi öğrenmiş oldu hem de ben onun kim olduğunu, neler yaptığını öğrenmiş oldum. Yaptığım kamplardan, gezilerimden bahsettim ona ve bunlardan bazılarının tıpkı buraya geldiğim gibi tek yaptığımdan bahsettim ona. Benim bu yaşam tarzım ona gençliğini hatırlattı ve o da bana kendisinin de çoğu yere tek gittiğini, daha geçen seneye kadar motoru olduğunu ve her pazar farklı farklı yerlere gittiğinden bahsetti. En büyük ortak noktamız seyahat etmek olunca kaynaşmamız pek de uzun sürmedi. Muhabbetin sonuna doğru bana kalıp kalmayacağımı sordu. Bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum çünkü ne kalacak bir yerim vardı ne de planım. Kendisine bilmediğimi söylediğimde, eğer kalmak istersem bana kalacak yer bulabileceğini ve hatta yarın ( yani pazar günü muhabbet cumartesi gerçekleşiyor ) beni gezdirebileceğini söyledi. Böyle bir teklifi beklemiyordum ve o an ne diyeceğimi bilemedim. Kendisine kanyona gittikten sonra dönüşte buraya uğrayacağımı ve dönüşte kesin cevabımı vereceğimi söyledim ve o da sağ olsun anlayışla karşıladı.
Kahveden çıktıktan sonra kanyona gideceğim servise bindim. Yaklaşık 45 dakikalık yolculuktan sonra kanyona ulaştım. Kanyona yaklaştıkça karşılaştığım manzara adeta büyüledi beni. Bazı yerler vardır, internette bulunan fotolara bakıp gittiğimiz ama daha sonra ' ya burası o kadar da güzel değilmiş ' dediğimiz. İşte burası o yerlerden çok farklıydı bence. Hem büyüklüğü hem de Ihlara Vadisini andıran görüntüsü görülmeye değerdi. Biraz daha inceledikten sonra hemen ileride bulunan cam terasa doğru yürüdüm. Bu cam teras 2015 yılınca Ulubey Kaymakamlığı tarafında hizmete açılmış ve biraz olsun turizmin artmasına sebep olmuş. 135 metrekarelik cam alandan oluşan bu teras, ayrıca 30 milimetrelik kurşun geçilmez özelliğe sahip ve metrekareye 801.2 kg düşmesiyle de ne kadar sağlam olduğunu kanıtlıyor bize. Evet kırılması imkansız belki ama özellikle benim gibi yükseklik korkusu olan kişiye inanılmaz bir haz veriyor teras. Aşağıdaki uçurum ellerimin ve ayaklarımın uyuşmasına sebep oldu ve bu yüzden de kenarlara çok yaklaşmaktan kaçındım.
Cam terasta gerçekleştirdiğim kuş bakışı keyfinden sonra kanyonu daha yakından incelemek istedim ve aşağıya inebileceğim yürüyüş rotası aradım ama o kadar arayışıma rağmen bulamadım. Ben de atlaya atlaya inme kararı aldım ve yola koyuldum. Yaklaşık 20 dakikalık düşe kalka düşe kalka devam eden yolculuğumdan sonra kanyonun içinden geçen dereye ulaştım. Yukarıdan göze çok hoş gelen dere yaklaştıkça bendeki o güzelliğini kaybetti. O kadar iğrenç kokuyordu ki derenin yanında yürüyüp yemek yeme planımı gerçekleştiremedim. Bunun sebebini yukarıda çıktığımda öğrenecektim ve öğrendiklerim beni hem üzmüştü hem de şaşırtmamıştı. Kanyonun yakınlarında bulunan fabrikanın atıklarını bu dereye atması, derenin bu kadar kötü kokmasına ve bu denli kirli olmasına sebep oluyormuş. Bu etrafı kirletip yok etme sevdamız hakkında ne desek boş.
2 saatlik gezinti sonrasında tekrardan yukarı çıkmaya koyuldum. Ben yukarı çıktıkça insanlar da yeni yeni gelmeye başlamışlardı. Hem tırmanıyor hem de durup durup arkamı dönüp manzarayı seyrediyordum. Orada oturup hiçbir şey yapmadan manzarayı seyredebilirdim. Yaklaşık 45 dakikalık hem izlemeli hem tırmanmalı yürüyüşümden sonra tepeye çıktım ve manzaraya tekrardan en yüksekten baktım.
Tepeye çıktıktan sonra hemen yanında bulunan cafeye girdim. Hem telefonumu şart etmek hem de Uşak'ın meşhur tarhana çorbasının tadına bakmak istedim. Ben normalde çorba seven biri değilim. Özellikle tarhana ile de aramın iyi olduğu pek söylenemez ama buranın çorbası gerçekten bu alışkanlığımı yok etmeme yetti. Meğersem ben beni tarhanayı sevdirecek bir çorba içmemişim hayatımda, onu anlamış oldum.
1 saatlik dinlenme ve yemek molamdan sonra Blaundus Antik kentine gitme yolları aradım. Buradan yaklaşık 15 km uzaklıkta bulunan şehre herhangi bir otobüs tarzı ulaşım yoktu. Ya taksi ile gidecektim ya da otostopla. Taksi fiyatı 50 lira civarındaydı ve ben o kadar pazar vermek istemedim. Otostop için yola çıktım. Yaklaşık 1 saat beklememe rağmen sadece 4 5 tane araç geçti yoldan. Onların da yarısı durmadı yarısı da ileride farklı bir yola saptı. Hazır gelmişken bu kenti de görmek istemiştim fakat fırsat bulamadan geri dönüş otobüsüne bineceğim durağa vardım. Saat 16, 16.30 civarında da dönüş otobüsüne bindim ve yaklaşık 1 saatlik yolculuktan sonra şehir merkezine vardım.
Merkeze gelir gelmez Nihat ağabeyin kahvesine gittim ve kendime soğuk bir soda aldım. O da yanıma geldi ve benim neler yaptığımı sordu. Kısa muhabbetten sonra sabah sorduğu soruyu tekrarladı ve ben de bu kez düşünmeden kabul ettim. Çünkü gidemediğim bir kaç yer daha kalmıştı ve Nihat ağabey de beni oralara götürebileceğini söyledi.
Kalma yeri bulmak için de mahallenin imamından yardım istedi. Mahallece çok seviliyormuş Selim hoca. Kendisinden yardım isteyen kimseyi geri çevirmemiş, herkese yardım eli uzatmış. Sağ olsun bana da yardımı dokundu ve kalacak yer ayarladı.
Kahvedeki güzel ve eğlenceli sohbetten sonra beni kalacağım öğrenci yurduna götürdü. O geceyi orada geçirdim. Oda arkadaşlarım yönünden de çok şanslıydım. Çiğköfte yapıyorlardı ve beni de davet etti. Daha önce hiç görmediğim, tanımadığım insanlarla çiğköfte yoğurmaya başladım. İçimdeki garip hislere engel olamıyordum.
O geceyi yurtta geçirdikten sonra Nihat ağabey, yeğeni ve ben üçümüz yola koyulduk. İlk durağımız dün gitmek isteyip de gidemediğim Blaundus Antik Kenti idi. Antik kentleri her zaman çok sevmişimdir. Bana tarihi yakından tanımama, o tarihi hissetmeme en büyük yardımı böyle yerler sağladı. Burası da nitekim öyleydi. 1. derece sit alanı olan burası ( sit alanı bilimsel ve arkeolojik çalışmalar hariç kazı yapılması yasak olan yer demek ) Büyük İskender'in Anadolu seferi yapması sonrası Makedonya'dan gelenler tarafında kurulmuş ve en önemli zamanlarını Roma döneminde yaşamışlar. 1840 senesinde kentte bulunan üzerinde '' Blaundeon Makedon'' yazısı yazan yazıt bize şehrin isminin Blaundus olduğunu kanıtlar niteliğinde. Beni şaşırtan bir diğer faktör ise kanyonun taa buraya kadar devam ediyor olmasıydı. O kadar büyüktü kanyon. Sonuçta dünyanın en büyük ikinci kanyonu.
Buradan sonra nereye gideceğimizi bilmiyordum. Muhtemelen Clandras Köprüsü'ne gidecektik. Yaklaşık 30 dakika sonra hiç de bilmediğim bir yere geldik. Taşyaran Vadisi'ne. İnternette yaptığım araştırmalarda böyle bir yere denk gelmemiştim. Zaten oradaki insanlar tarafından da çok bilinen bir yer değilmiş bu vadi. Merdivenlerden inip vadiye ulaşınca adının neden taşyaran olduğunu anladım. Nehrin akan o hızlı ve sert suları yıllar boyunca vadideki taşlara çarpmış ve suyun o sertliği ve hızı zamanla taşlarda aşınmaya sebep olmuş. Böyle doğa olaylarına ne zaman denk gelsem sanki ilk defa böyle bir şey duymuş , görmüş gibi tepkiler veriyor, o ilk heyecana sahip oluyorum. Doğa ile aramdaki o aşk hiçbir zaman bitmedi ve bitmeyecek de. Vadide de biraz zaman geçirdikten sonra son rotamız olan Clandras Köprüsü'ne doğru yol alıyoruz.
Bu köprü yaklaşık 2500 yıl önce Banaz Çayı üzerine inşa edilmiş. Neden yapıldığına dair kaynaklarda yeterli bilgi olmasa da bazı kitaplar ve araştırmalar körünün su yolu amacıyla yapıldığını söylemekte. Bununla birlikte Uşak tarihi yazarı merhum öğretmen Haşim TÜMER kitabında bu köprünün su yolu amacıyla değil, depremden ikiye bölünmüş dağı büsbütün yarılmaktan kurtarmak için yapıldığını yazmıştır. Köprü ayrıca 2013 2014 yılında kilit taşlarından birinin oynamasında dolayı restore edilmiş. Eee kolay değil 2500 sene ayakta kalmak. Köprünün hemen yanında bulunan elektrik santralinden akan su da bize şelale görüntüsü sunmakta. Ayrıca bu elektrik santrali Türkiye'de kurulan ilk elektrik santrallerinin başında geliyor. Köprü ve etrafını detaylıca gezdikten sonra Nihat ağabeyin hazırladığı mangalımızı yedik ve yemekten sonra da dönüş yoluna koyulduk. Fiziksel olarak gerçekten çok yorulmuştum ama bu yorgunluk hiçbir şekilde bana zarar vermiyordu. Yeni yerler keşfetmek, yeni insanlarla tanışmak ve onların hayat hikayelerini dinlemek bana her zaman enerji vermiştir ve bu enerji yaşadığım yorgunluğu hissetmemi engellemiştir her zaman.
Uzun bir günün ardından Nihat ağabey beni otogara kadar bıraktı. Vedalaşma zamanı geldiğinde sanki uzun süredir tanıdığım yakınımdan ayrılmak zorundaymışım üzüntüsü kapladı içimi. Belki 1 gün zaman geçirmiştik ama ben bana yaptığı bu iyiliği asla unutmayacağım. Ve onun bana yaptığı bu güzel davranışı ben de başka bir zaman başka birine yaparak bu iyiliği devam ettireceğim...
Otobüsüme binip Eskişehir'e geri döndüm. Geriye çok güzel anılar biriktirdim. Olur da bir gün Uşak'a giderseniz Nihat ağabeyin yanın uğrayıp çayını içmeyi unutmayın. Benden de bol bol selam yollayın. Daha nice bunun gibi güzel anılar biriktirmeye....





0 Yorumlar